|
|
|
|
Gençlik yıllarında tuttuğum şiir defterimden seçtiğim bazı şiirler ve daha sonraki yıllarda beğendiklerimden seçtiğim şiirler bu sayfadadır.
DUYABİLDİĞİNE Kuşun Kanadında
arzu Alabildiğine… Tohumun Toprağında
sızı Derinliğine… Denizin Mavisinde
davet Görebildiğine… Gözyaşının İçinde
sevinç-keder Duyabildiğine… İnsanın Alnında
yazı Çözebildiğine… Necdet Evliyagil SAYENİZDE
BUGÜN BURADA Babama
ve de Anneme İçtiğim
kahvede Rahatlatıcı
ve sıcak Dinlediğim
melodide Bir
fısıltı kadar yumuşak Gülüşündeki
ses Gözlerindeki
pırıltı Duyduğum
acıdan daha gerçek Neden
bu hüzün bilmem Kara
bulutlar başımda Tuşlara
dikkatle basıyorum Çünkü
düşen göz yaşımda Bu
kadar sevgi dolu Gökler
kadar geniş kalbinizle Size
daha ne desem yetmeyecek
30 Mart 2008
Londra
Hakan Altınışık
YİNE
DE İYİMSERLİK kardeşim sonu tatlıya bağlanan kitaplar yollayın bana uçak sağ salim inebilsin meydana doktor gülerek çıksın ameliyattan kör çocuğun açılsın gözleri delikanlı kurtarılsın kurşuna dizilirken birbirine kavuşsun yavuklular düğün dernek yapılsın hem de susuzluk da suya kavuşsun ekmek de hürriyete kardeşim sonu tatlıya bağlanan kitaplar yollayın bana onların dediği çıkacak eninde de sonunda da... Nazım Hikmet Ran
TEK BAŞINALIK Ben tek başına ne yapabilirim Diye düşündü biri Ve hiçbir şey yapmamaya karar verdi Ben tek başına ne yapabilirim Diye düşündü bir öteki Ve yalnızlığının kuytuluğuna çekildi Ben tek başına ne yapabilirim Diye düşündü bir üçüncü Ve tek başına düşünmeyi sürdürdü Ben tek başına ne yapabilirim Diye düşündü yüz binler Ve tek başınalıklarını sürdürdüler Ben tek başına ne yapabilirim Diye düşündü milyonlar Milyonlarcaydılar Ve tek başınaydılar Bu arada birileri Onlar adına Karar vermekteydi Tek başına olduklarını sananlar Topluca ortadan kaldırıldılar... Ataol BEHRAMOĞLU
ŞEYH
BEDREDDİN DESTANI Sedirde
al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi, duvarda
mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler, gümüş
ibriklerde şarap, bakır
lengerlerde kızarmış kuzular nar idi. Öz
kardeşi Musa’yı ok kirişleriyle boğup yani
bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak Çelebi
Sultan Mehmet tahta çıkmış hünkar idi. Çelebi
hünkar idi amma Ali
Osman ülkesinde esen bir
kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgar idi. Köylünün
göz nuru zeamet alın
teri timar idi. Kırık
testiler susuz su
başlarında bıyık buran sipahiler var idi. Yolcu,
yollarda topraksız insanın ve
insansız toprağın feryadını duyar idi. Ve
yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar köpüklü
atlar kişner iken çarşıda
her konca kesmiş kendi pirinden ümidi tarumar
idi. Velhasıl
hünkar idi, timar idi, rüzgar idi, ahüzar
idi. Bu
göl İznik gölüdür. Durgundur. Karanlıktır. Derindir. Bir
kuyu suyu gibi içindedir dağların. Bizim
burada göller dumanlıdırlar. Balıklarının
eti yavan olur, sazlıklarından
ısıtma gelir, ve
göl insanı sakalına
ak düşmeden ölür. Bu
göl İznik gölüdür. Yanında
İznik kasabası. İznik
kasabasında kırık
bir yürek gibidir demircilerin örsü. Çocuklar
açtır. Kurutulmuş
balığa benzer kadınları memesi. Ve
delikanlılar türkü söylemez. Bu
kasaba İznik kasabası. Bu
ev esnaf mahallesinde bir ev. Bu
evde bir
ihtiyar vardır Bedreddin adında. Boyu
küçük sakalı
büyük sakalı
ak. Çekik
çocuk gözleri kurnaz ve
sarı parmakları saz gibi. Bedreddin
ak
bir koyun postu üstüne oturmuş. Hattı
talik ile yazıyor “Teshil”i. Karşısında
diz çökmüşler ve
karşıdan bir
dağa bakar gibi bakıyorlar ona. Bakıyor: Başı
tıraşlı kalın
kaşlı ince
uzun boylu Börklüce Mustafa. Bakıyor: Kartal
gagalı Torlak Kemal. Bakmaktan
bıkıp usanmayıp bakmağa doymıyarak İznik
sürgünü Bedreddine bakıyorlar. Kıyıda
çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır. Ve
gölde ipi kopmuş boş
bir balıkçı kayığı bir
kuş ölüsü gibi suyun
üstünde yüzüyor. Gidiyor
suyun götürdüğü yere, gidiyor
parçalanmak için karşı dağlara. İznik
gölünde akşam oldu. Dağ
başlarının kalın sesli sipahileri güneşin
boynunu vurup kanını
göle akıttılar. Kıyıda
çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır. bir
sazan balığı yüzünden kaleye
zincirlenen balıkçının kadını. İznik
gölünde akşam oldu. Bedreddin
eğildi suya avuçlayıp
doğruldu. Ve
sular parmaklarından
dökülüp tekrar
göle dönerken dedi
kendi kendine. “-O
ateş ki kalbimin içindedir tutuşmuştur
günden
güne artıyor. Dövülmüş
demir olsa dayanmaz buna eriyecek
yüreğim. Ben
gayrı zuhur ve huruç edeceğim! Toprak
adamların toprağı fethe gideceğiz. Ve
kuvveti ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip biz
milletlerin ve mezheplerin kanunlarını iptal
edeceğiz…” Ertesi
gün gölde
kayık parçalanır kalede
bir baş kesilir kıyıda
bir kadın ağlar ve
yazarken Simavneli
“Teslih”ini Torlak
Kemalle Mustafa öptüler
şeyhlerinin
elini. Al
atların kolanını sıktılar. Ve
İznik kapısından dizlerinde
çırılçıplak bir kılıç heybelerinde
el yazma bir kitapla çıktılar… Kitaplarının
adı “Varidat”dı. Duyduk
ki Mustafa huruç eylemiş Aydın
elinde Karaburunda. Bedreddin
kelamını söylemiş köylünün
huzurunda. Duyduk
ki; “cümle derdinden kurtulup piri
pak olsun diye, on
beş yaşında bir civan teni gibi, toprağın eti, ağalar
topyekûn kılıçtan geçirilip verilmiş
ortaya hünkar beylerinin timarı zeameti.” Duyduk
ki… Bu
işler duyulur da durmak olur mu? Bir
sabah erken, Haymana
ovasında bir garip kuş öterken, sıska
bir söğüt altında zeytin danesi yedik. “Varalım,
dedik. Görelim,
dedik. Yapışıp
sapanın
sapına
şol
kardeş toprağını biz de bir yol sürelim,
dedik.” Düştük
dağlara dağlara, aştık
dağları dağları… Dostlar,
ben
yolculuk etmem tek başıma. Bir
ikindi vakti can yoldaşıma dedim
ki: geldik. Dedim
ki: bak başladı
karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe bir
adam geride ağlayan toprak. Bak
ki, incirler iri zümrüt gibidir, kütükler
zor taşıyor kehribar salkımları. Saz
sepetlerde oynayan balıkları gör: ıslak
derileri pul pul, ışıl ışıldır ve
körpe kuzu eti gibi aktır, yumuşaktır
etleri. Dedim
ki bak, burada
insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi bereketli. Burda
insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak… Bir
gece bir denizde yalnız yıldızlar ve
bir yelkenli vardı. Bir
gece bir denizde bir yelkenli yapayalnızdı
yıldızlarla. Yıldızlar
sayısızdı. Yelkenler
sönüktü. Su
karanlıktı ve
göz alabildiğine dümdüzdü. Sarı
Anastasla Adalı Bekir hamladaydılar. Koç
Salihle ben pruvada. Ve
Bedreddin parmakları
sakalına gömülü dinliyordu
küreklerin şapırtısını. Ben: _Ya
Bedreddin! Dedim, uyuklayan
yelkenlerin tepesinde yıldızlardan
başka bir şey görmüyoruz. Fısıltılar
dolaşmıyor havalarda. Ve
denizin içinden gürültüler
duymuyoruz. Sade
bir dilsiz, karanlık su, sade
onun uykusu. Ak
sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar güldü, dedi: -Sen
bakma havanın durgunluğuna derya
dediğin uyur uyur uyanır. Bir
gece bir denizde yalnız yıldızlar ve
bir yelkenli vardı. Bir
gece bir yelkenli geçip Karadenizi gidiyordu
Deliormana Ağaçdenizine… Bu
orman ki Deliormandır gelip durmuşuz demek
Ağaçdenizinde çadır kurmuşuz. “Malum
için geldik, malum
derdi derunumuz” diye her
daldan her köye bir şahin uçurmuşuz. Her
şahin peşine yüz aslan takıp gelmiş. Köylü,
bey ekinini, çırak çarşıyı yakıp reaya
zinciri bırakıp gelmiş. Yani
Rumeliden bizden ne varsa tekmil kol
kol Ağaçdenizine akıp gelmiş… Bir
kızılca kıyamet! Karışmış
birbirine at,
insan, mızrak, demir, yaprak, deri, gürgenlerin
dalları, meşelerin kökleri. Ne
böyle bir alem görmüşlüğü vardır, ne
böyle bir uğultu duymuşluğu var. Deliorman
deli olalı beri… Sıcaktı. Sıcak. Sapı
kanlı, demiri kör bir bıçaktı sıcak Sıcaktı. Bulutlar
doluydular, bulutlar
boşanacak boşanacaktı. O,
kımıldanmadan baktı, kayalardan
iki
gözü iki kartal gibi indi ovaya. Orda
en yumuşak, en sert en
tutumlu, en cömert, en
seven,
en
büyük, en güzel kadın: TOPRAK
neredeyse
doğuracak doğuracaktı. Sıcaktı. Baktı
Karaburun dağlarından O baktı
bu toprağın sonundaki ufka çatarak
kaşlarını. Kırlarda
çocuk başlarını Kanlı
gelincikler gibi koparıp çırılçıplak
çığlıkları sürükleyip peşinde beş
tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufka sarıp. Bu
gelen Şehzade
Murattı. Hükmü
hümayun sadır olmuştu ki Şehzade Muradın ismine Aydın
eline varıp Bedreddin
halifesi mülhid Mustafanın başına ine. Sıcaktı. Bedreddin
halifesi mülhid Mustafa baktı, baktı
köylü Mustafa. Baktı
korkmadan kızmadan
gülmeden. Baktı
dimdik dosdoğru. Baktı
O. En
yumuşak, en sert en
tutumlu, en cömert, en
seven,
en
büyük, en güzel kadın: TOPRAK
neredeyse
doğuracak doğuracaktı. Baktı. Bedreddin
yiğitleri kayalardan ufka baktılar. Gitgide
yaklaşıyordu bu toprağın sonu fermanlı
bir ölüm kuşunun kanatlarıyla. Oysaki
onlar bu toprağı, bu
kayalardan bakanlar, onu, üzümü,
inciri, narı, tüyleri
baldan sarı, sütleri
baldan koyu davarları, ince
belli, aslan yeleli atlarıyla duvarsız
ve sınırsız bir
kardeş sofrası gibi açmıştılar. Sıcaktı. Baktı. Bedreddin
yiğitleri baktılar ufka. En
yumuşak, en sert, en
tutumlu, en cömert, en
seven, en
büyük, en güzel kadın: TOPRAK
neredeyse
doğuracak doğuracaktı. Sıcaktı. Bulutlar
doluydular. Nerdeyse
tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere. Birden- -bire
kayalardan
dökülür gökten
yağar yerden
biter gibi, bu
toprağın verdiği en son eser gibi Bedreddin
yiğitleri şehzade ordusunun karşısına çıktılar. Dikişsiz
ak libaslı baş
açık yalnayak
ve yalın kılıçtılar. Mübalağa
cenk olundu. Aydının
Türk köylüleri, Sakızlı
Rum gemiciler, Yahudi
esnafları, on
bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın düşman
ordusuna on bin balta gibi daldı. Bayrakları
al, yeşil, kalkanları
kakma, tolgası tunç saflar
pare
pare edildi ama, boşanan
yağmur içinde gün inerken akşama on
binler iki bin kaldı. Hep
bir ağızdan türkü söyleyip hep
beraber sulardan çekmek ağı, demiri
oya gibi işleyip hep beraber hep
beraber sürebilmek toprağı, ballı
incirleri hep beraber yiyebilmek, yarin
yanağından gayrı her şeyde her
yerde hep
beraber! diyebilmek
için on
binler verdi sekiz binini… Yenildiler. Yenenler,
yenilenlerin dikişsiz,
ak gömleğinde sildiler kılıçlarının
kanını. Ve
hep beraber söylenen bir türkü gibi hep
beraber kardeş elleriyle işlenen toprak Edirne
sarayında damızlanmış atların eşildi
nallarıyla. Karanlıkta
durdular. Sözü
O aldı, dedi: “-Ayazluğ
şehrinde pazar kurdular. Yine
kimin dostlar yine
kimin boynun vurdular?” Yağmur
yağıyordu boyuna. Sözü
onlar alıp dediler
ona: “-Daha
pazar kurulmadı kurulacak. Esen
rüzgar durulmadı
durulacak. Boynu
daha vurulmadı
vurulacak.” Karanlık
ıslanırken perde perde belirdim
onların olduğu yerde sözü
ben aldım, dedim: “-Ayazluğ
şehrinin kapısı nerde? Göster
geçeyim! Kalesi
var mı? Söyle
yıkayım. Baç
alırlar mı? De
ki vermeyim!” Sözü
O aldı, dedi: “-Ayazluğ
şehrinin kapısı dardır. Girip
çıkılmaz. Kalesi
vardır, kolay
yıkılmaz. Var
git al atlı yiğit var
git işine!...” Dedim
:“-Girip çıkarım!” Dedim:
“-Yakıp yıkarım!” Dedi:
“-Yağış kesildi , gün
ağarıyor. Cellat
Ali, Mustafayı
çağırıyor!
Var
git al atlı yiğit var
git işine!...” Dedim:
“-Dostlar bırakın
beni bırakın
beni. Dostlar
göreyim
onu göreyim
onu! Sanmayınız
dayanamam.
Sanmayınız
yandığımı
el
aleme belli etmeden yanamam! Dostlar
‘Olmaz!’
demeyin, ‘Olmaz!’
demeyin boşuna. Sapından
kopacak armut değil bu armut
değil bu. Yaralı
olsa da düşmez dalından; bu
yürek bu
yürek benzemez serçe kuşuna serçe
kuşuna! Dostlar
biliyorum
Dostlar
biliyorum nerde, ne haldedir O! Biliyorum
gitti gelmez bir daha! Biliyorum
bir
deve hörgücünde kanayan
bir çarmıha çırılçıplak
bedeni mıhlıdır
kollarından. Dostlar
bırakın
beni, bırakın
beni. Dostlar
bir
varayım göreyim göreyim
Bedreddin
kullarından Börklüce
Mustafayı Mustafayı.” Boynu
vurulacak iki bin adam, Mustafa
ve çarmıhı cellat,
kütük ve satır her
şey hazır her
şey tamam. Kızıl
sırma işlemeli bir haşa altın
üzengiler kır
bir at. Atın
üstünde kalın kaşlı bir çocuk Amasya
padişahı şehzade sultan Murat. Ve
yanında onun bilmem
kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa! Satırı
çaldı cellat. Çıplak
boyunlar yarıldı nar gibi. Yeşil
bir daldan düşen elmalar gibi birbiri
ardınca düştü başlar. Ve
her baş düşerken yere çarmıhından
Mustafa baktı
son defa. Ve
her yere düşen başın kılı
depremedi: -İriş
Dede
Sultanım iriş! dedi
bir, başka
bir söz demedi. Yağmur
çiseliyor, korkarak
yavaş
sesle bir
ihanet konuşması gibi. Yağmur
çiseliyor, beyaz
ve çıplak mürted ayaklarının ıslak
ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi. Yağmur
çiseliyor, Serezin
esnaf çarşısında, bir
bakırcı dükkanının karşısında Bedreddinim
bir ağaca asılı. Yağmur
çiseliyor. Gecenin
geç ve yıldızsız bir saatidir. Ve
yağmurda ıslanan yapraksız
bir dalda sallanan şeyhimin çırılçıplak
etidir. Yağmur
çiseliyor. Serez
çarşısı dilsiz, Serez
çarşısı kör. Havada
konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü. Ve
Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü. Yağmur
çiseliyor.
Nazım Hikmet BULUT MU OLSAM Denizin üstünde ala bulut yüzünde gümüş gemi içinde sarı balık dibinde mavi yosun kıyıda bir çıplak adam durmuş düşünür. Bulut mu olsam, |