Şiir Defterim
Home Up Otobiyografim Soyağacım Fotoğraf albümüm Eğitimim Yayın listem Favorilerim Sunularım Paylaştıklarım Bağlantılar İletişim Geri Bildirimler

 

Home
Up
Otobiyografim
Soyağacım
Fotoğraf albümüm
Eğitimim
Yayın listem
Favorilerim
Sunularım
Paylaştıklarım
Bağlantılar
İletişim
Geri Bildirimler

 

Gençlik yıllarında tuttuğum şiir defterimden seçtiğim bazı şiirler ve daha sonraki yıllarda beğendiklerimden seçtiğim şiirler bu sayfadadır.

 

 

DUYABİLDİĞİNE

 

Kuşun

Kanadında arzu

Alabildiğine…

 

Tohumun

Toprağında sızı

Derinliğine…

 

Denizin

Mavisinde davet

Görebildiğine…

 

Gözyaşının

İçinde sevinç-keder

Duyabildiğine…

 

İnsanın

Alnında yazı

Çözebildiğine…

 

Necdet Evliyagil

SAYENİZDE BUGÜN BURADA

Babama ve de Anneme

 

İçtiğim kahvede

Rahatlatıcı ve sıcak

Dinlediğim melodide

Bir fısıltı kadar yumuşak

 

Gülüşündeki ses

Gözlerindeki pırıltı

Duyduğum acıdan daha gerçek

 

Neden bu hüzün bilmem

Kara bulutlar başımda

Tuşlara dikkatle basıyorum

Çünkü düşen göz yaşımda

 

Bu kadar sevgi dolu

Gökler kadar geniş kalbinizle

Size daha ne desem yetmeyecek

                                   30 Mart 2008

                                   Londra

                                   Hakan Altınışık

 

YİNE DE İYİMSERLİK

kardeşim

sonu tatlıya bağlanan kitaplar yollayın bana

uçak sağ salim inebilsin meydana

doktor gülerek çıksın ameliyattan

kör çocuğun açılsın gözleri

delikanlı kurtarılsın kurşuna dizilirken

birbirine kavuşsun yavuklular

düğün dernek yapılsın hem de

susuzluk da suya kavuşsun

ekmek de hürriyete

kardeşim

sonu tatlıya bağlanan kitaplar yollayın bana

onların dediği çıkacak

eninde de sonunda da...

Nazım Hikmet Ran

 

 

TEK BAŞINALIK

Ben tek başına ne yapabilirim

Diye düşündü biri

Ve hiçbir şey yapmamaya karar verdi

 

Ben tek başına ne yapabilirim

Diye düşündü bir öteki

Ve yalnızlığının kuytuluğuna çekildi

 

Ben tek başına ne yapabilirim

Diye düşündü bir üçüncü

Ve tek başına düşünmeyi sürdürdü

 

Ben tek başına ne yapabilirim

Diye düşündü yüz binler

Ve tek başınalıklarını sürdürdüler

 

Ben tek başına ne yapabilirim

Diye düşündü milyonlar

Milyonlarcaydılar

Ve tek başınaydılar

Bu arada birileri

Onlar adına

Karar vermekteydi

 

Tek başına olduklarını sananlar

Topluca ortadan kaldırıldılar...

Ataol BEHRAMOĞLU

 

 

ŞEYH BEDREDDİN DESTANI

Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi,

duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,

gümüş ibriklerde şarap,

bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.

Öz kardeşi Musa’yı ok kirişleriyle boğup

yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak

Çelebi Sultan Mehmet tahta çıkmış hünkar idi.

Çelebi hünkar idi amma

Ali Osman ülkesinde esen

bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgar idi.

Köylünün göz nuru zeamet

alın teri timar idi.

Kırık testiler susuz

su başlarında bıyık buran sipahiler var idi.

Yolcu, yollarda topraksız insanın

ve insansız toprağın feryadını duyar idi.

Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar

köpüklü atlar kişner iken

çarşıda her konca kesmiş kendi pirinden ümidi

tarumar idi.

Velhasıl hünkar idi, timar idi, rüzgar idi,

ahüzar idi.

 

Bu göl İznik gölüdür.

Durgundur.

Karanlıktır.

Derindir.

Bir kuyu suyu gibi içindedir dağların.

 

Bizim burada göller

dumanlıdırlar.

Balıklarının eti yavan olur,

sazlıklarından ısıtma gelir,

ve göl insanı

sakalına ak düşmeden ölür.

 

Bu göl İznik gölüdür.

Yanında İznik kasabası.

İznik kasabasında

kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.

Çocuklar açtır.

Kurutulmuş balığa benzer kadınları memesi.

Ve delikanlılar türkü söylemez.

 

Bu kasaba İznik kasabası.

Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.

Bu evde

bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.

Boyu küçük

sakalı büyük

sakalı ak.

Çekik çocuk gözleri kurnaz

ve sarı parmakları saz gibi.

 

Bedreddin

ak bir koyun postu üstüne oturmuş.

Hattı talik ile yazıyor

“Teshil”i.

Karşısında diz çökmüşler

ve karşıdan

bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.

Bakıyor:

Başı tıraşlı

kalın kaşlı

ince uzun boylu Börklüce Mustafa.

Bakıyor:

Kartal gagalı Torlak Kemal.

Bakmaktan bıkıp usanmayıp bakmağa doymıyarak

İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar.

 

Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.

Ve gölde ipi kopmuş

boş bir balıkçı kayığı

bir kuş ölüsü gibi

suyun üstünde yüzüyor.

Gidiyor suyun götürdüğü yere,

gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.

 

İznik gölünde akşam oldu.

Dağ başlarının kalın sesli sipahileri

güneşin boynunu vurup

kanını göle akıttılar.

 

Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.

bir sazan balığı yüzünden

kaleye zincirlenen balıkçının

kadını.

 

İznik gölünde akşam oldu.

Bedreddin eğildi suya

avuçlayıp doğruldu.

Ve sular

parmaklarından dökülüp

tekrar göle dönerken

dedi kendi kendine.

“-O ateş ki kalbimin içindedir

tutuşmuştur

günden güne artıyor.

Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna

eriyecek yüreğim.

Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim!

Toprak adamların toprağı fethe gideceğiz.

Ve kuvveti ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip

biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını

iptal edeceğiz…”

 

Ertesi gün

gölde kayık parçalanır

kalede bir baş kesilir

kıyıda bir kadın ağlar

ve yazarken

Simavneli “Teslih”ini

Torlak Kemalle Mustafa

öptüler

şeyhlerinin elini.

Al atların kolanını sıktılar.

Ve İznik kapısından

dizlerinde çırılçıplak bir kılıç

heybelerinde el yazma bir kitapla çıktılar…

Kitaplarının adı

“Varidat”dı.

 

Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş

Aydın elinde Karaburunda.

Bedreddin kelamını söylemiş

köylünün huzurunda.

 

Duyduk ki; “cümle derdinden kurtulup

piri pak olsun diye,

on beş yaşında bir civan teni gibi, toprağın eti,

ağalar topyekûn kılıçtan geçirilip

verilmiş ortaya hünkar beylerinin timarı zeameti.”

 

Duyduk ki…

Bu işler duyulur da durmak olur mu?

Bir sabah erken,

Haymana ovasında bir garip kuş öterken,

sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik.

“Varalım,

dedik.

Görelim,

dedik.

Yapışıp

sapanın

sapına

şol kardeş toprağını biz de bir yol

sürelim, dedik.”

Düştük dağlara dağlara,

aştık dağları dağları…

 

Dostlar,

ben yolculuk etmem tek başıma.

Bir ikindi vakti can yoldaşıma

dedim ki: geldik.

Dedim ki: bak

başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe

bir adam geride ağlayan toprak.

Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,

kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.

Saz sepetlerde oynayan balıkları gör:

ıslak derileri pul pul, ışıl ışıldır

ve körpe kuzu eti gibi aktır,

yumuşaktır etleri.

Dedim ki bak,

burada insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi

bereketli.

Burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak…

 

Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar

ve bir yelkenli vardı.

Bir gece bir denizde bir yelkenli

yapayalnızdı yıldızlarla.

Yıldızlar sayısızdı.

Yelkenler sönüktü.

Su karanlıktı

ve göz alabildiğine dümdüzdü.

Sarı Anastasla Adalı Bekir

hamladaydılar.

Koç Salihle ben

pruvada.

Ve Bedreddin

parmakları sakalına gömülü

dinliyordu küreklerin şapırtısını.

Ben:

_Ya Bedreddin! Dedim,

uyuklayan yelkenlerin tepesinde

yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz.

Fısıltılar dolaşmıyor havalarda.

Ve denizin içinden

gürültüler duymuyoruz.

Sade bir dilsiz, karanlık su,

sade onun uykusu.

Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar güldü,

dedi:

-Sen bakma havanın durgunluğuna

derya dediğin uyur uyur uyanır.

Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar

ve bir yelkenli vardı.

Bir gece bir yelkenli geçip Karadenizi

gidiyordu Deliormana

Ağaçdenizine…

 

Bu orman ki Deliormandır gelip durmuşuz

demek Ağaçdenizinde çadır kurmuşuz.

“Malum için geldik,

malum derdi derunumuz” diye

her daldan her köye bir şahin uçurmuşuz.

Her şahin peşine yüz aslan takıp gelmiş.

Köylü, bey ekinini, çırak çarşıyı yakıp

reaya zinciri bırakıp gelmiş.

Yani Rumeliden bizden ne varsa tekmil

kol kol Ağaçdenizine akıp gelmiş…

Bir kızılca kıyamet!

Karışmış birbirine

at, insan, mızrak, demir, yaprak, deri,

gürgenlerin dalları, meşelerin kökleri.

Ne böyle bir alem görmüşlüğü vardır,

ne böyle bir uğultu duymuşluğu var.

Deliorman deli olalı beri…

 

Sıcaktı.

Sıcak.

Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı

sıcak

Sıcaktı.

Bulutlar doluydular,

bulutlar boşanacak

boşanacaktı.

O, kımıldanmadan baktı,

kayalardan

iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.

Orda en yumuşak, en sert

en tutumlu, en cömert,

en

seven,

en büyük, en güzel kadın:

TOPRAK

neredeyse doğuracak

doğuracaktı.

Sıcaktı.

Baktı Karaburun dağlarından O

baktı bu toprağın sonundaki ufka

çatarak kaşlarını.

Kırlarda çocuk başlarını

Kanlı gelincikler gibi koparıp

çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde

beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufka sarıp.

Bu gelen

Şehzade Murattı.

Hükmü hümayun sadır olmuştu ki Şehzade Muradın ismine

Aydın eline varıp

Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine.

 

Sıcaktı.

Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,

baktı köylü Mustafa.

Baktı korkmadan

kızmadan

gülmeden.

Baktı dimdik

dosdoğru.

Baktı O.

En yumuşak, en sert

en tutumlu, en cömert,

en

seven,

en büyük, en güzel kadın:

TOPRAK

neredeyse doğuracak

doğuracaktı.

Baktı.

Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.

Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu

fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.

Oysaki onlar bu toprağı,

bu kayalardan bakanlar, onu,

üzümü, inciri, narı,

tüyleri baldan sarı,

sütleri baldan koyu davarları,

ince belli, aslan yeleli atlarıyla

duvarsız ve sınırsız

bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.

 

Sıcaktı.

Baktı.

Bedreddin yiğitleri baktılar ufka.

 

En yumuşak, en sert,

en tutumlu, en cömert,

en

seven,

en büyük, en güzel kadın:

TOPRAK

neredeyse doğuracak

doğuracaktı.

 

Sıcaktı.

Bulutlar doluydular.

Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.

Birden-

-bire

kayalardan dökülür

gökten yağar

yerden biter gibi,

bu toprağın verdiği en son eser gibi

Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına

çıktılar.

Dikişsiz ak libaslı

baş açık

yalnayak ve yalın kılıçtılar.

Mübalağa cenk olundu.

Aydının Türk köylüleri,

Sakızlı Rum gemiciler,

Yahudi esnafları,

on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın

düşman ordusuna on bin balta gibi daldı.

Bayrakları al, yeşil,

kalkanları kakma, tolgası tunç

saflar

pare pare edildi ama,

boşanan yağmur içinde gün inerken akşama

on binler iki bin kaldı.

 

Hep bir ağızdan türkü söyleyip

hep beraber sulardan çekmek ağı,

 demiri oya gibi işleyip hep beraber

hep beraber sürebilmek toprağı,

ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,

yarin yanağından gayrı her şeyde

her yerde

hep beraber!

diyebilmek

için

on binler verdi sekiz binini…

Yenildiler.

 

Yenenler, yenilenlerin

dikişsiz, ak gömleğinde sildiler

kılıçlarının kanını.

Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi

hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak

Edirne sarayında damızlanmış atların

eşildi nallarıyla.

 

Karanlıkta durdular.

Sözü O aldı, dedi:

“-Ayazluğ şehrinde pazar kurdular.

Yine kimin dostlar

yine kimin boynun vurdular?”

 

Yağmur yağıyordu boyuna.

Sözü onlar alıp

dediler ona:

“-Daha pazar kurulmadı

kurulacak.

Esen rüzgar

durulmadı

durulacak.

Boynu daha

vurulmadı

vurulacak.”

Karanlık ıslanırken perde perde

belirdim onların olduğu yerde

sözü ben aldım, dedim:

“-Ayazluğ şehrinin kapısı nerde?

Göster geçeyim!

Kalesi var mı?

Söyle yıkayım.

Baç alırlar mı?

De ki vermeyim!”

Sözü O aldı, dedi:

“-Ayazluğ şehrinin kapısı dardır.

Girip çıkılmaz.

Kalesi vardır,

kolay yıkılmaz.

Var git al atlı yiğit

var git işine!...”

Dedim :“-Girip çıkarım!”

Dedim: “-Yakıp yıkarım!”

Dedi: “-Yağış kesildi ,

gün ağarıyor.

Cellat Ali,

Mustafayı

çağırıyor!

Var git al atlı yiğit

var git işine!...”

 

Dedim: “-Dostlar

bırakın beni

bırakın beni.

Dostlar

göreyim onu

göreyim onu!

Sanmayınız

dayanamam.

Sanmayınız

yandığımı

el aleme belli etmeden yanamam!

Dostlar

‘Olmaz!’ demeyin,

‘Olmaz!’ demeyin boşuna.

Sapından kopacak armut değil bu

armut değil bu.

Yaralı olsa da düşmez dalından;

bu yürek

bu yürek benzemez serçe kuşuna

serçe kuşuna!

Dostlar

biliyorum

Dostlar biliyorum nerde, ne haldedir O!

Biliyorum gitti gelmez bir daha!

Biliyorum

bir deve hörgücünde

kanayan bir çarmıha

çırılçıplak bedeni

mıhlıdır kollarından.

Dostlar

bırakın beni,

bırakın beni.

Dostlar

bir varayım göreyim

göreyim

Bedreddin kullarından

Börklüce Mustafayı

Mustafayı.”

 

Boynu vurulacak iki bin adam,

Mustafa ve çarmıhı

cellat, kütük ve satır

her şey hazır

her şey tamam.

Kızıl sırma işlemeli bir haşa

altın üzengiler

kır bir at.

Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk

Amasya padişahı şehzade sultan Murat.

Ve yanında onun

bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa!

Satırı çaldı cellat.

Çıplak boyunlar yarıldı nar gibi.

Yeşil bir daldan düşen elmalar gibi

birbiri ardınca düştü başlar.

Ve her baş düşerken yere

çarmıhından Mustafa

baktı son defa.

Ve her yere düşen başın

kılı depremedi:

-İriş

Dede Sultanım iriş!

dedi bir,

başka bir söz demedi.

 

Yağmur çiseliyor,

korkarak

yavaş sesle

bir ihanet konuşması gibi.

 

Yağmur çiseliyor,

beyaz ve çıplak mürted ayaklarının

ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

 

Yağmur çiseliyor,

Serezin esnaf çarşısında,

bir bakırcı dükkanının karşısında

Bedreddinim bir ağaca asılı.

 

Yağmur çiseliyor.

Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.

Ve yağmurda ıslanan

yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin

çırılçıplak etidir.

 

Yağmur çiseliyor.

Serez çarşısı dilsiz,

Serez çarşısı kör.

Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü.

Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

 

Yağmur çiseliyor.

                                               Nazım Hikmet

BULUT MU OLSAM

Denizin üstünde ala bulut

yüzünde gümüş gemi

içinde sarı balık

dibinde mavi yosun

kıyıda bir çıplak adam

          durmuş düşünür.

 

Bulut mu olsam,