|
|
|
|
Biliyor musunuz, soldan ve sağdan militan taraftar toplamak için vatansever gençleri devşirenler hangi sloganı kullanırlardı: "Bitaraf olan bertaraf olur" derler ve onları belki de hayatlarını yitirecekleri ve buna karşın Türkiye'yi de karanlıklardan başka hiçbir yere götürmeyecek olan şiddet eylemlerine katılmaya davet ederlerdi. Şimdi aynı sloganı Türkiye Cumhuriyeti'nin seçilmiş Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, sermaye sahiplerini temsil eden TUSİAD gibi, "Evet deyin" diye AKP'den yana tavır ilan etmeyen, sessiz kalan sivil toplum kuruluşlarına gözdağı vermek için kullanmış: "Bitaraf olan bertaraf olur" demiş. Bu sloganı kullanan Başbakan'ın tutumu beni sadece demokrasi adına, toplumbilim öğrencisi olarak değil, aynı zamanda bir birey, bir vatandaş, bir aile babası olarak da gerçekten çok ama çok korkuttu.
Ulusal Kurtuluş Savaşımızı öğrenmek için tarih kitaplarmız yetmez, Nazım'ın Destan'ı okunmadıkça, o savaşı anlamamızda hep bir eksiklik kalır.
Halkoylamasının "evet"le bitmesi demek, AKP'nin 2011genel seçimini kazanmasından öteye, anayasadaki bu son değişiklikler sayesinde sonra yapılacak bir yığın işle cumhuriyetin temel nitelikleri değiştirilerek daha da karanlık bir dönemin açılması demektir.
İnsanlığın ilerlemesi ancak kör inançlara "hayır" diyerek gerçekleşebilmiştir.
Cumhuriyet çatırdıyor. Sanki içte ve dışta birtakım adamlar el ele vermişler, 1920'den beri temel kurumları ve ilkeleriyle binbir çaba, özveri, hatta şahadet üst üste eklenerek kurulmuş harika bir devleti çökertmek için bütün habisliklerini sergilemekteler neredeyse. .................... Önümüzdeki halkoylaması seçmeninin milyonlarca "hayır"ı bu ülkeyi iyi yönetemeyenlere son uyarı niteliği kazanır belki. Çünkü, yabancı oyunlara ve içteki hainliklere hedef olan bir toplumun bunca yanlışa, sorumsuzluğa ve dağınıklığa katlanma lüksü olamaz.
Sanırım Atatürkçü geçinenler İslam kültürünü yadsımaktan, İslamcı olduklarını ileri sürenler de şeriata dayalı devleti geri getirme arzularından vazgeçerlerse, hem gerçekçi olurlar hem de Türkiyenin yeni kültürel bileşimine daha olumlu ve etkili katkıda bulunurlar.
Hayatta ve ayakta kalabilen, canlı türlerinin en güçlüsü ya da en zekisi değildir. Ancak değişime en kolay ayak uyduran hayatta kalır.
Herkes insanlığı değiştirmeyi düşünür ama hiç kimse kendini değiştirmeyi düşünmez.
Birini (veya bir şeyi) beğenmiyorsanız değiştirin, değiştiremiyorsanız düşünme şeklinizi değiştirin.
Her eylem ileriye doğru gitmeyi sağlamadığı gibi her değişim de gelişim anlamına gelmez.
Bilginin efendisi olmak istersen, çalışmanın kölesi olmalısın.
Baykal'a yönelik komplo, ilk ergenekon operasyonuyla birlikte uygulamaya konulan Cumhuriyet kurumlarının bertaraf edilmesinin son etabıdır!... Baykal'ı ve kadrolarını Silivri'ye gönderemeyen zihniyet, CHP'yi siyaset sahnesinden silmeyi hayal etmiştir... Amaç, Cumhuriyet'in en büyük çınarını kökten kesmektir... Hedef, Cumhuriyet'in en büyük kalesini çökertmektir...
Bir şeyin imkânsız olduğuna inanırsanız, aklınız bunun neden imkânsız olduğunu size ispatlamak üzere çalışmaya başlar. Ama bir şeyi yapabileceğinize inandığınızda, gerçekten inandığınızda, aklınız yapmak üzere çözümler bulma konusunda size yardım etmek için çalışmaya başlar.
Çocukların masallardaki gibi masum kalabilmesi için, doğdukları toplumun olgunlaşması şart.
Öyle mücadeleler vardır ki, kaybetmeye değer. İnsan ülkesi için, önem verdiği değerler için mücadele etmeyi kafasına koydu mu, ne olursa olsun kazanmış demektir.
Başarı yalnız yetenek değil, disiplin, özveri, bağımsız ve ödünsüz kişişlik, içten bir yurt ve insan sevgisi gerektirir.
10 yıl içinde size öğretilenlerin %50'sinin yanlış olduğu görülecektir. Tek sorun, hangi %50'si?
Kanıta Dayalı Tıp, hekimlerin günlük kararlarını, mevcut en iyi kanıtın ışığında, kendi deneyimleri, hastanın özellikleri ve seçimiyle birleştirerek karar vermesi için belirlenen sistematik bir yaklaşımdır.
Eğitimin amacı, eleştirel düşünmeyi ve öğrenmeyi öğrenmiş, araştırma becerisi kazanmış, yaşam boyu okuma alışkanlığı edinmiş, özgüvenli, etik değerleri ve topluma karşı sorumluluk duygusu gelişmiş insanları yetiştirmektir.
Demokrasiye gidiyor gibi gösterilen bir gemiye bir hevesle binen bazı aydınlar denizin ortasında gemiden atılabilirler, kanımca bunun farkında değiller
İran deneyiminden çıkan sonuç: "Özgürlük" ve "Demokrasi" adına.. İslamcıların önderliğinde.. Batı'nın desteğiyle.. Devlet önce çökertiliyor.. Sonra yenisi kuruluyor.. Yeni kurulan Şeriat Devleti kimseye nefes aldırmıyor!
Mustafa Kemal'in "...Kuvayı Milliye'ye inanmayanlar da inananlar kadar haklı idiler..." görüşü, Ali Kemal'leri haklı çıkarmaz ve aklamaz; sadece bir mucize insanın geriye doğru ne kadar nesnel, önyargısız ve hoşgörülü olduğunu, ayrıca Kurtuluş Savaşı'nın sırat köprüsü üzerindeki niteliğini belirler.
Dini siyasi gayelerine ve işlerine hizmet için kabiliyetli ve kıymetli bir vasıta kabul edenlerin esas gayeleri, bu uğurda ölmek değil, bunun sayesinde geçimlerini sağlamaktır. Bu kimseler, sadece siyasi bir fayda sağlamak için imanlarını satabilirler; birkaç milletvekilliği için her dinin can düşmanı olan Marksistlerle anlaşma yaparlar, bir bakanlık için işi şeytanla evlenmeye kadar vardırabilirler, yeter ki utanma hissinden yoksun şeytan buna "evet" desin.
Bu karanlık günlerin mağduru tüm yurtseverler, onurlarıyla kaldıkları yerden sürdürecekler karanlığa karşı mücadelelerini Bugünün soysuz tetikçileri ve baş eğen zavallıları ise tarihe kazınan bu utanç döneminin dipnotları olarak anımsanacaklar yalnızca, o kadar
Bağnaz, otoriter, dogmatik, ezberci, taklitçi eğitim; saldırgan, baskıcı, tartışma ve sorgulama kabul etmeyen, müsamahasız kişilikler üretir. Bu kişiliklerin egemen olduğu bir toplum, tartışmaktan çok kavga eder... Sorgulayıcı, araştırıcı, üretici, yaratıcı, müsamahalı eğitim; demokrat kişilikler üretir. Böyle kişiliklerin çoğunlukta olduğu toplum, kavga etmez, tartışır...
Hangi mahkeme bağımsız Türk Adaleti'ni temsil ediyor? Habur'daki mi? Silivri'deki mi? İkisi birden mi? Hiçbiri mi?
"Ne Mutlu Türküm Diyene" sloganı, Kemalist ulus kavramının, ırk esasına dayanmayıp tamamen sübjektif bir öğeye yani birlikte yaşama iradesine dayalı, ırkçılığı reddeden bir görüş olduğunu ifade eder.
Türkiye'nin asıl meselesi, artık ekonominin üç puan inip beş puan çıkması değil, çağdaş kimliğinin korunmasıdır.
Değişim rüzgârları esmeye başlayınca, en büyük ya da en güçlü olan değil, değişikliğe en iyi ayak uydurabilen hayatta kalır.
Ölümünden sonra Şarkışlada Aşık Veysele takke giydirecek kadar bu toplumun kültürüne saygısızlık edebilecek siyasetin Müslümanlık numarasına Müslümanlığa saygı adına dur diyebilecek halimiz kalmadı mı? Hayatında şapka giyen bir yüce aşıka ölümünden sonra takke taktırmak, yaşadığımız devrin gradosunu sergileyen olağanüstü bir geri zekâlılıktır
Hiçbir şeyden korkmayın, yalnızca anlamaya çalışın
Çözümde rol almayan sorunun parçası olur
Herkes benim düşünceme katılırsa yanılmış olmaktan korkarım.
Kendinize karşı dürüst olun Hiçbir şeyden pişman olmayın Sevgi dolu olun Anı yaşayın Aldığınızdan daha fazlasını verin
Bir kayıp, yüz kızartıcı kazançtan daha iyidir; birinci halde bir defa üzüleceksin, ikincisinde her zaman.
İyi adamın kötü adama muhtaç olmasından daha büyük bir felaket yoktur.
Hastaneler ve hapishaneler yaşamın iki tersliğidir. İnsan birinde sağlığından, ötekinde özgürlüğünden utanır.
Bir insanın sahip olabileceği en iyi yetenek; yapması gereken bir şeyi, yapması gereken zamanda ve yerde, yapılması gerektiği gibi yapması, tüm bunları istese de istemese de yapmasıdır.
Bende bir yumurta var. Sende bir yumurta var. Eğer, sen bana bir yumurta verirsen, Ben sana bir yumurta verirsem, Yine sende bir yumurta, bende bir yumurta olur.
Sende bir bilgi var. Bende bir bilgi var. Şayet, ben sana bir bilgi verirsem, Sen bana bir bilgi verirsen, Sende iki bilgi, bende iki bilgi olur.
Kendinin ne olduğunu bilen insan, bazı kendini bilmezlerin onun hakkında söylediklerinden etkilenmez.
Gençliğimde sanırdım ki hayat bir sevinçtir. Yetiştim ve gördüm ki hayat bir çalışmadır. Çalıştım ve gördüm ki çalışma bir sevinçtir.
Ülkemin en yurtsever en seçkin insanları Bir bir tutuklanıyor, çoğunu tanıyorum Cumhuriyet, devrimler öyle suçlanıyor ki Dışarıda olmaktan artık utanıyorum.
İnsanoğlunun kazanacağı en büyük zafer, korkuyu yenmesiyle elde edilecek zaferdir.
Bir kişinin atacağı dev adımları değil, bin kişinin atacağı insan adımlarını özlüyorum...
"Biz susarsak, kim konuşacak?"
"Yaşadığımız çoğu üzüntü sorunlarımızın değil, bakış açımızın sonucudur."
"Milli egemenlik" yerine "iktidarı", "laik asker" yerine "dinci polisi" ikame etmek isteyen dış kökenli plan uygulanıyor... Bu planlamaya demokrasi kılıfını geçirmek için gösterilen büyük çaba dış destekli...
Ey sevgili Atatürk! Senden
sonra birçok zikzaklar çizdik. İzinden ayrıldık. Borçla kalkınmaya
çabaladık. Bağımsızlığın milli ekonomi ile
olan ilgisini unuttuk. Bağımsızlık duygusu zayıfladı.
Anadolu aydınlanması gittikçe kararıyor. Emperyalizm konuşulmaz
oldu. Batı karşısındaki aşağılık
duygumuz yeniden hortladı. Kendimize güvenimiz sarsıldı. Senin ,
özü yurtseverlik, toprak , tarih ve yazgı kardeşliği
olan milliyetçilik görüşünü canlı tutamadık. Birliğimiz,
dirliğimiz sorunlar içinde. Seni de sana benzemeyen büstlere dönüştürdüler.
Bu gidişin nelere mal olacağını tarih açıklıyor
ama kimse tarihe kulak vermiyor. Bütün
bunlardan dolayı senden, aziz anından, derin bir utanç içinde özür
diliyorum. Bizi
affet.
Ermenilerden özür dilenmesi kampanyası hem yanlış hem de zararlı.
Göreviniz tehlike: Siyasetin sabıkaları belli Hüsemettin Özkan ile Kemal Derviş, CHP ile oynaşmaya başlamış. Öyle anlaşılıyor ki, çarşaf açılımı rastlantı filan değilmiş, CHP'de kapsamlı "operasyon" için düğmeye basılmış. Hem de Amerikancı AKP'nin inişe geçtiği söylenen dönemde, yine bir seçim öncesi.
Türbanlı bir kadın, "Bizden birinin CHP'de ne işi var" diye tartışma açmıyor. Tersine, "Oraya da girdik" diyor. Bu noktada sormak gerekir: Türbanlılar CHP'ye girdi diye CHP'lilerin birbirine girmesi sağlıklı bir politika mı? Hayır... Bu, en hafif anlatımla özgüven eksikliğidir.
Hiçbir iktidar ve onun "yandaş medyası", demokrasyiyi ne denli yozlaştırırsa yozlaştırsınlar sonsuza kadar iktidarda kalamaz. İktidar değişir, "yandaş medya" da yok olup gider.
Vatan mutlaka selamet bulacak, millet mutlaka mesut olacaktır. Çünkü kendi selametini, kendi saadetini memleketin, milletin saadet ve selameti için feda edebilen vatan evlatları çoktur.
İslam,
bütün yeryüzünü mabet, bütün meşru fiilleri ibadet ilan eden bir
dindir. Hz.
Peygamber, kamunun haklarına, mallarına musallat olanların,
Kuransal deyimiyle gulül suçu işleyenlerin cenaze namazlarını
kılmazdı. Bu Muhammedi tavır; Türkiyeyi yönetenlere, siyasetçilerimize,
kamu mevkilerinin subaşlarında bulunanlara, ibadetleri şov aracı
yapanlara ithaf olunur. Hz.
Peygamber, ölen bir kadının arkasından ağlayanlara Neden
bu kadar ağlıyorsunuz, ne özelliği vardı bu kadının?
diye sormuş ve Çok namaz kılardı! cevabını alınca
da Keşke az kılsaydı da namazını böyle dillere düşürmeseydi!
mealinde konuşmuş. Aynı kadının tek hatasının
komşularını birazcık taciz etmek olduğunu söylediklerinde
ise şöyle buyurmuşlar: Keşke komşuları kendisinden
şikâyetçi olmasaydı da o namazları hiç kılmamış
olsaydı! Bugünün
demokrasi ve özgürlük öncüsü ABDnin ikinci dünya savaşındaki
politikasının esası, bir yandan Hitleri kullanarak Rusyayı
çökertmek, öte yandan Rusyayı kullanarak Hitleri yok etmek olmuştur.
Parasının üstündeki Allaha güveniriz biz ifadesinin
ABDcesi ise şudur: Allahı kullanarak kitleleri aldatırız
biz Hiç
düşündünüz mü, kendisini İslamcı ve Batıcı diye
tanımlayan iki zıt kutup neden Mustafa Kemale aynı anda karşı?
Neden Mustafa Kemale karşı ikisi de aynı kararlılıkla
ve ortaklaşa cephe tutmaktadır? Sebep tek: Mustafa Kemal, emperyalizm
ve sömürgeciliğe karşıdır. Karşı olmakla kalmamış,
emperyalist akının tüm namussuz salvolarını yerle bir etmiştir.
Oysaki İslamcı ve Batıcı mandacılar, emperyalizme uşaklığı
dünya ve ahret mutluluğunun yolu bilmekteler. Yıl
1932. Birleşmiş Milletlerin nüvesi veya ilk şekli olan Milletler
Cemiyeti kurulmaktadır. Dünyanın bu en büyük ülkeler topluluğuna
katılmamız için, yakın çevresi, Atatürke telkinde bulunuyor.
Cevabı şu oluyor Atatürkün: Başvurmayı düşünmüyoruz,
ama davet ederlerse değerlendiririz ve topluluk, başvurma koşulunu
Türkiyeyi davet için iptal ederek 43 üyenin oybirliğiyle Türkiyeyi
katılıma davet kararı aldı. Ve Türkiye, işte bu davet
üzerine o topluluğa katıldı. Atatürk Türkiyesinde o idik;
bugün AB önünde ne olduğumuz belli. Oradan buraya nasıl gelindiğini
anlamak için Atatürkün şu sözü bize yardımcı oluyor: Dünyanın
bize hürmet göstermesini istiyorsak evvela biz, kendi benliğimize ve
milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen bütün iş ve
hareketlerimizle göstermeliyiz. Türkiye
bugün, Kurtuluş Savaşının şartları içindedir.
Kim demiş haramla helali bilmez Hayyam? Ben haramla helali karıştırmam Dost ile içilen şarap helal Puşt ile içilen su bile haram!
Siyasal
İslamın mütedeyyin kitlelerin dini duygularını sömürerek
yaptığı vurgunun son halkası Deniz Feneri oldu. 1970lerde
Selametköy, GİMTAŞ ve Burak Gıda projeleri için dindar vatandaşlardan
toplanan paralar iç edildi. O günlerde MSPli kadroların marifetiyle
yapılan hayal satıcılığı 1990lı yıllarda
da sürdü. Bu kez RP, çeşitli yöntemlerle para topladı. Yurtiçinden
çok yurtdışındaki Müslümanların paralarına göz
diktiler. Yurtdışı onlar için bir altın madeniydi. Kimi
zaman hacca gönderme, kimi zaman vekâleten kurban kesme, kimi zaman Bosnaya
yardım, kimi zaman Adil Düzen Üniversitesi, kimi zaman İslami
Holdingle, kimi zaman televizyon kurma bahanesiyle dindar vatandaşların
kapısını çaldı. Yurtiçinden ve yurtdışından
toplanan paraların küçük bir kısmı görüntüyü kurtarmak için
asıl amaca harcanırken, aslan payı ya partiye aktarıldı
ya da zimmetlere geçirildi. 22
Şubat 1994te Başbakan Tansu Çiller, RPnin yurtiçinde ve yurtdışında
Bosnaya yardım amacıyla topladığı paranın yarısını
yerine ulaştırmadığını açıkladı. Çillerin
iddiasına ilk yanıt RP Grup Başkanvekili Şevket Kazandan
geldi. Kazan, Çiller, RP yardımlarının yerine ulaşıp
ulaşmadığını Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı Aliya
İzzetbegoviçe sorsun dedi. Aynı gün Bosna-Hersek Ankara Büyükelçisi
Hajrudin Somun, RPden kendilerine hiç para iletilmediğini açıkladı.
24 Şubat 1994te Şevket Kazan, toplanan paraların 2 milyar
lirasının elden Bosnalı Albay Adem Haciçe teslim edildiğini
belirtti. Ancak Bosna hükümeti, ordularında Adem Haliç adında bir
albay bulunmadığını açıklayınca RPnin yalanı
ortaya çıktı. Mercümek skandalı patlak verince, RP yöneticileri başlangıçta Süleyman Mercümeki tanımadıklarını açıkladılar. Partinin patasını Mercümekin dövize çevirip gönderdiği belgelenince RP yöneticileri daha önce tanımadıkları Süleyman Mercümeki hatırlayıverdiler. Mercümekin hesaplarını karıştırdıkça benzer başka olaylar da birbiri ardınca çıkmaya başladı.
Bilginin azı tehlikeli ise, tehlikeden uzak kalacak kadar çok şey bilen kişi nerede?
Faraday bir ciltçi çırağıydı. Önceden çizilen kaderine boyun eğseydi, İngiltere'nin üst tabakalarından kişiler için kitap ciltlemekten öteye gidemeyecekti.
Bilim bize, hiçbir şeyi göz ardı etmememiz ve küçük ayrıntıları küçümsememiz gerektiğini öğretir. Zira, büyük şeyler küçük şeylerden oluştuğu gibi, aslında küçük ayrıntılarda çoğu kez büyük şeyler gizlidir.
Çin, dünya teknolojisinde başı çektiği dönemde (belli başlı teknolojik ilklerin uzun listesinde dökme demir, pusula, barut, kağıt, matbaa ve daha pek çok şey var) siyasal güç, denizcilik, denizlerin denetimi bakımından da dünyada en öndeydi. Kolomb'un üç çelimsiz gemisi dar Atlas Okyanusu'nu aşıp Amerika'nın doğu kıyısına ulaşmadan yıllar önce, 15.yüzyıl başlarında Çin, Hint okyanusu'nun ta öteki ucundaki Afrika'nın doğu kıyılarına, her biri 120 metre uzunluğunda yüzlerce yelkenliden oluşan, toplam 28.000 tayfası olan donanmalar göndermişti. Niçin Vasco da Gama'nın üç çelimsiz gemisi Afrika'nın en güneyindeki Ümit Burnu'ndan dolaşıp doğuya giderek Avrupa'nın Doğu Asya sömürgeciliğini başlatmadan önce Çin gemileri Afrika'nın en güney ucundan geçerek batıya gidip Avrupa'yı sömürgeleri haline getirmediler? Çin gemileri niçin Büyük Okyanus'u geçip Amerika'nın batı kıyılarını Çin sömürgesi haline getirmedi? Çin donanmalarının sonu, bize bu konuda ipucu veriyor. Bu donanmaların yedi tanesi MS 1405 ile MS 1433 arasında Çin'den yelken açmıştı. Daha sonra, dünyanın her yerinde olabilecek tipik bir yerel siyaset sapması yüzünden, Çin sarayında iki hizip (hadımlarla karşıtları) arasındaki kavga sonucu bu donanmaların gönderilmesine son verildi. Donanmaları gönderenler ve onlara kaptanlık edenler birinci hiziptendi. Bu yüzden iktidar savaşını ikinci hizip kazandığı zaman donanma göndermeyi bıraktı; sonunda tersaneleri kapattılar, okyanus aşırı gemiciliği yasakladılar.
Kuddisi Okkır'ın bir deri bir kemik kalmış yüzünde kocaman açılmış, boşluğa bakan ama görmeyen gözleri, Ergenekon davasının simgesidir. O gözleri unutmayınız.
Sokrates'e eşi seslenmiş: "Seni haksız yere mahkûm ediyorlar!" Sokrates karşılık vermiş: "İyi ya... Ya haklı yere mahkûm etselerdi!"
Türkiye, tarihinin en açık ve en kritik hesaplaşmasını tüm dünyanın önünde yapıyor!.. Çok uzun süreceğini sanmıyorum!.. Olacak olan ise şimdiden bellidir: Karanlık yırtılacaktır!..
Anımsayalım: İlhan Selçuk, savcılıkta 90 saat süren bir sorgulamadan sonra gün yüzüne çıktığı gün soruşturmayla ilgili çok dikkat çekici, hemen hiç kimsenin söylemeye cesaret edemediği bir saptama yaptı: "Savcılık, Ergenekon davasını Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilişkilendirmek istiyor" dedi. Son göz altına almalar, bu saptamanın değerini ortaya koyuyor.
Laik demokratik Cumhuriyetten yana tavır almak; demokrasiyi, insan haklarını, özgürlükleri savunmak; gericiliğe, ırk, din, dil, renk ve mezhep ayrımcılığına, bölücülüğe, teröre karşı çıkmak; çetelerle, din bezirgânlarıyla mücadele etmek ve Atatürk'ü sevmek suçsa ben de o suçu işliyorum!..
Kişi, ahlâkının güzelliği ile geceleri ibadetle, gündüzleri oruçla geçirenlerin ulaşacakları derecelere kesinlikle ulaşabilir.
Türkiye'nin pisliklerden arındırılabilmesi için, İsmet İnönü'nün dediği gibi; bu ülkenin namuslu insanları en az namussuzlar kadar cesur olmakla yükümlüdür.
Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Allah'ı kullanırlar.
Hiçbir şey eyleme geçen cehalet kadar korkutucu olamaz! Sivas'93
Doğmadan önce başlayan, öldükten sonra da sürecek olan tarihsel zamanın bilincinde yaşamak, insanın tükenmeyen gençliğidir.
Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır.
Olaylar, onları en güzel gözle görebilenler için en iyi şekilde gelişir.
Kahkahanın gücü karşısında, hiçbir şey ayakta duramaz.
Aptallıklarımızı gizlemek yerine kabullenirsek, bunlara gülmeye başlarız. Bütün dünya da bizimle birlikte güler.
Tıp Sanatı, doğa insanları iyileştirirken hastaları eğlendirmektir.
"Sorunlarımızın,
üzüntülerimizin ve hayal kırıklıklarımızın geçmişte
kalmasına izin vermezsek, bunlar omuzlarımızda bir yük haline
gelirler." İki
keşiş yolda giderlerken, bir su birikintisinde karşıya geçmek
için bekleyen genç bir kadın görürler. Keşişlerden biri, diğerini
çok kızdırarak kadını taşıyıp suyun diğer
yanına geçirir. Yaklaşık bir mil sonra, arkadaşının
davranışına çok şaşırmış olan keşiş
yorum yapmış: "Biz bakiriz, bırak bir kadını taşıyıp
karşıya geçirmek, kadınlara bakmamız bile yasak. Nasıl
böyle bir şey yapabildin?" Diğer keşiş karşılık
vermiş: "Ben o kadını bir mil geride bıraktım. Sen
neden hâlâ taşıyorsun?"
Bilim, dışarıdan insanların sandığı şekilde doğrudan, mantıklı bir biçimde ilerlemez. Tam tersine, bilimin ileriye (bazen de geriye) doğru adımları çoğunlukla kişiliklerin ve kültürel geleneklerin büyük rol oynadığı son derece insani olaylardır.
Sizin en hayırlı olanınız, insanlara faydalı olanınızdır.
Önemli
olan Beyin kanaması teşhisini koymak ve 3 saat içerisinde bunu tedavi
ettirmek ki bu hiç de kolay değil. Beyin
kanaması olduğunu anlamak için aşağıdaki dört adımı
uygulamak gerekir: 1-Kişinin
gülümsemesini istemek (eğer yapamazsa = Felç demektir) 2-Kişinin
'bugün çok güzel bir gün' gibi çok basit bir cümle söylemesini istemek. 3-Kişiden
her iki kolunu birden kaldırmasını istemek. 4-Kişiden
dilini dışarı çıkartmasını istemek. (Eğer
yamulmuşsa bu da felç geçirdiğine işarettir.) Eğer
kişi bu dört adımdan birini yerine getiremiyorsa 'lütfen' derhal
acil servise haber veriniz ve doktora telefonda durumu izah ediniz.
Aydınları
serbest okuma alışkanlığı kazanmayan toplumlarda, düşündüğünü
yazan ve açıklayan pek az insan olur. Böyle insanların kıt olduğu
yerlerde, fikir hayatı canlanamaz. Toplumun en önemli işleri kanılarını
saklayan, esen rüzgâra göre fikir değiştiren kişilerin elinde
kalır.
Göbeğini
kaşıyan adam; köylü, kenar mahalleli, parası olan, parası
olmayan değildir. Göbeğini
kaşıyan adam; okumayan, dinlemeyen, duymayan, görmeyen, olup
bitenleri anlamayan... Kendi haline bakıp da niçin süründüğünü
sorgulamayan... Teslimiyetçi, kaderci... Çağdaşlık ve uygarlık
gibi bir derdi olmayan...Beleş ve avanta ile iradesini satan adamdır.
Bugünkü Amerika Başkanı George Bush nasıl başkan olmuştu? Bir 'yargı darbesi'yle. 2000 yılındaki seçimlerde Florida oylarının sayımında anlaşmazlık çıkmış, itirazları karara bağlayan Amerikan Yüksek Mahkemesi, hükmünü Bush'tan yana vermişti. Bush da bu 'yargı darbesi'yle rakibi Al Gore'u kıl payı geride bırakarak Beyaz Saray'a yerleşmişti. Amerikan medyasının çok büyük bölümü de bu 'yargı darbesi'ni alkışlamıştı. Kimsenin aklına Yüksek Mahkeme kararı için 'yargı darbesi' demek gelmedi. Nedense Türkiye'de Anayasa Mahkemesi'ne açılan kapatma davasının adı Batı basınında 'yargı darbesi' oldu.
Rektör Prof. Dr. Mustafa Akaydın, Üniversitelerarası Kurul Başkanı sıfatıyla İslamcı iktidara teslim olmuyor; AKP'nin YÖK Başkanı yaptığı Yusuf Ziya Özcan'a haddini bildirmekten sakınmıyor. Karşılığında Akdeniz Üniversitesi'nde silahlar patlıyor. Her şey o kadar ortada ki, kör kör gözüm parmağına!
Başörtüsü: Müslüman Anadolu kadınının başının örtüsü. Rüzgardan, tozdan korunmak için takılır. Türban: ABD, AB destekli siyasal ılımlı islam kadınının üniforması. Şeriat için takılır.
Din konusu, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bu güne kadar bazı çevreler ve oluşumlar tarafından istismar edilmiştir. İrticai unsurlar laiklik karşıtı faaliyetlerine, vakıf, dernek, vb isimler altında birtakım legal oluşumlar vasıtasıyla devam etmektedirler.
27 Mayıs müdahalesine yol açan süreç, Demokrat Parti'nin kendisini iktidara getiren demokratik mekanizmaları, kurum ve kurulları rafa kaldırmasıdır.
Türkiye yönetilmiyor, idare ediliyor! Bu noktada AKP ikinci sorundur. Birinci sorun şudur: AKP'nin karşısına ne konacak? Bu soru toplum katında yanıtsız kaldığı sürece ne demokrasimiz gelişebilir, ne ekonomimiz... Ne de toplumsal gerilim düşer. ... AB için önemli olan Türkiye'nin demokratikleşmesi, yasalarının AB'ye uygun olup olmaması değil, AKP'nin başına bir şey gelmemesi... Anlaşılan AB, Türkiye'ye özel AB komiseri atamayla AKP icraatı arasında bir fark görmüyor. O yüzden de ne pahasına olursa olsun, korumaya çalışıyor.
Cumhuriyet'in tirajı arttıkça, Türkiye'nin virajı azalacak...
AKPye
kapatma davası açılması üzerine 23 Nisanda çocuklara ne
diyeceğini bilemeyen Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Köksal
Toptana yardımcı olmak amacıyla Memduh Menekşe bir metin
hazırlamış: Meclisimizin
sevgili misafirleri, çocuk meclisinin güzel öğrencileri; hani geçenlerde
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı partimizin kapatılmasını
istemişti de ben bunu Meclisi kapatma olarak algılayıp, bu
gayri hukuki durumu size nasıl anlatabilirim diye uykularımı
yitirmiştim. Sevgili çocuklar, yıllar önce Siz isterseniz
hilafeti bile geri getirirsiniz diye başlatılan karşıdevrim
sürecini solama misyonunu üslenen partimizin genel başkanı elhamdülillah
şeriatçıyız nutuklarıyla Başbakan olurken, Atatürkün
Ne mutlu Türküm diyene özdeyişini ilkellik olarak tanımlayan
ikinci adamımızı da Cumhurbaşkanı yaptık. Tarikat
liderlerine övgüler yağdırdık. Atatürkün şeyhler,
dervişler memleketi olamaz dediği bu ülkeyi şeyhler, dervişler,
tarikatlar ülkesi yaptık. Atatürke deccal diyen, cumhuriyetimizi de kâfirlikle
suçlayan Saidi Kürdiye methiyeler yağdırdık. Hatta geçen günlerde
bir konferansına ben de kutlama telgrafı gönderdim. Tüm bunlara rağmen
irticanın odağı olamadık. Sevgili çocuklar; Yargıtay
Başsavcısının yaptığı milli iradeye karşı
gelmek değil de nedir?
Erdoğan'ın "Millet iradesini hiçe sayarak hukuk tesis edilemez" sözlerinin anayasa ve yasalarda bir zemini yok. Bu, Erdoğan'ın "Bu millet isterse şeriatı da getirir" sözlerine ve anlayışına uygundur, ama anayasal değildir!
Dünyada hiçbir milletin kadını, milletini kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadınından daha fazla çalıştım diyemez.
Yürü, nasıl olsa bir yere varırsın!
AB'ye uyum diye zinayı bile Ceza Yasası'ndan çıkaranlar, şimdi de tutturmuş, ille de kızlarımızın "din emri" olan örtü sorununu çözeceğiz diyor!..
Açık
unutulan mikrofonlar YÖK Başkanı Prof. Yusuf Ziya Özcan'ı fena
yaralıyor. Son mikrofon kazasında... Bir bürokrat, Maliye Bakanı
Kemal Unakıtan'a diyor ki: Yeni
YÖK Başkanı güzel sözler söylüyor... Bakan
Unakıtan şu yanıtı veriyor: İsterse
söylemesin... Yusuf
Ziya Özcan daha önce de Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın
kendisine: Aman
hocam bir şey söylersen ipimizi çekerler, dediğini açık
mikrofonu unutup ağzından kaçırmıştı... Tabii
Maliye Bakanı'nın tehdidi daha esaslı... "İsterse söylemesin"
demek YÖK Başkanı'nın hükümetçe kul-köle statüsünde görüldüğünün
ispatı... Oysa..
YÖK aynen Danıştay, Yargıtay gibi bağımsız bir
kuruluş... YÖK Başkanı protokolde 12. sırada... Birçok
bakanın önünde yer alıyor... Başbakan, geçen dönemde
kendisinden YÖK'e karşı bir girişim istendiğinde: Benim
gücüm yetmiyor, diyerek hükümetin YÖK önündeki çaresizliğini ifade
etmişti. YÖK
her zaman üniversite ve bilim camiasının asalet ve onurunu temsil
etti. Bugün
ise bilim dünyasının hükümet önünde ezilişini temsil ediyor. Hükümetin
YÖK'e karşı aşağılayıcı tavrı tüm
akademik yaşama hakarettir. YÖK Başkanı ya Maliye Bakanı'na cevap vermeli ya da o görevi bırakmalıdır...
Daniel Dumoulin
Dindarların en büyük düşmanı dincilerdir; Türbanlıların en büyük düşmanı da türbancılar!..
Sorun "türbanlılar" değil. Sorun "türbancılar".
Atatürk devrimi, "Reform-Rönesans-Aydınlanma" üçlemesini "Milli Kurtuluş Savaşı" ile birlikte bir kuşağın tarihsel bilincine aşılayan olağanüstü bir uygarlık atılımıdır... Dünya ve İslam coğrafyasında tektir...
Bir Başbakan, 15 askerinin şehit edildiği gece "Önümüzdeki ay Amerika'ya gidiyorum, bunu Başkan Bush ile konuşacağız" dememeli.
Önce ezanı arapçaya çevirdiler. Dinlediniz. Sonra "Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz" dendi. Demokrasi sandınız. Sonra bir çığ gibi kur'an kursları, imamhatip okulları açıldı. Din dersleri anayasal zorunluluk oldu. Kabullendiniz. Tesettür arttı, cami sayısı okulları geçti, inanç özgürlüğü saydınız. Giyim kuşama müdahale ettiler, oruç tutmayanı öldürdüler. Şaşırdınız. Daha sonra bilim adamı ve yazarları vurdular. Milletvekili ve gazetecileri parçaladılar. Şairleri ve semahçılarımızı yaktılar. Kimin yaptığını düşünüp durdunuz. En sonunda kapınızı ÇALACAKLAR, size kendinizden başka yardım edecek kimse KALMAYACAK ! Edebiyatçılar Derneği 1994 Yılı Bildirisi
"Terör ya da din gibi araçları siyasette kullanan iktidarlar, sonunda bu her iki aracın da denetimini ellerinden kaçırıp onlara teslim olur." Tarih, bu sürecin sayısız örneğiyle ve bu nedenle yaşanmış pek çok kanlı felaketle doludur.
ABD desteğini AKP'nin arkasından çeksin, ülkemizde dinciliğin sonu çok çabuk gelir... Ama, Amerika İslamcılığı destekledikçe, dincilik yoğunlaşacak, mahallede türbancılık baskısı dinciliğin taban siyasetine dönüşecektir...
Kan davası aydınlık ve çağdaş insana yakışmaz... Ben laik Atatürk Cumhuriyeti'nin varoluşu ve bütünlüğü için, dün bana işkence etmiş olanlarla bugün el ele vermeyi yurtseverliğin doğal ve sade gereği sayıyorum.
22 Temmuz seçimlerinde AKP'nin kazanmasını isteyenlerin kısa listesi: Kıbrıs Rumları.. Fetullah Gülen.. Celal Talabani.. Mesut Barzani.. PKK teröristleri.. Ve Amerika.. Meydanları dolduran AKP seçmenleri ne yazık ki bu listeyi bilmiyorlar; Meclis Başkanı Anayasa Mahkemesi'ne bindirdi mi hazreti alkışlıyorlar...
Dünya ahvaline ve insanlığın haline baktığımızda görüyoruz ki en uygarından en ilkeline dek herkes kafayı yemiş... Cahit Irgat'ın "İnsan" adlı şiiri, çok yıllar önce sanki bu gerçeği vurgulamak için yazılmış: "Allah'ı şimdi gördüm Ağlıyordu. İki gözü iki çeşme, Elinde fener, Diyojen'i arıyordu." İsa'dan sonra 1'inci yüzyılda yaşamış şair Martialis yazmış: "O suyu kirletmeye kıçın yetmez Kafanı daldır, Zoilus, kafanı!.."
Türkiye kızgın ve susuz çölün ortasında, bir şeytan üçgeninin göbeğinde serin, yeşil ve sulak bir alan: Bir vaha. 1,3 milyarlık islam dünyasında, 52 devlet arasında tek ve biricik laik ve demokratik ülke: İnsanlık için bir örnek, eşi bulunmaz bir mücevher.
Sydney J. Harris
"Davranışlarından utanıp sıkılma, yaşamın tümü denemedir." Ralph Waldo Emerson
ABD hem PKK'nin arkasında... Hem AKP'nin arkasında... Ve insanlarımız şehitleşiyor!..
PKK, emperyalist ABD'nin Anadolu'daki vurucu gücüne dönüştü... Ancak PKK can aldıkça, Anadolu Türk'ünde ve Kürt'ünde bir telaş görülüyor: -Aman birbirimize düşmanlaşmayalım!.. Boşuna bir telaş bu!.. Anadolu halkının bilinci, sağduyusu, töresi, deneyimi, bedeninin gözeneklerine sinmiştir... Barış içinde bir arada yaşamak güdüsünün erdemli gücünde Türk'ü de Kürt'ü de eritecek kadar insanlaşmak, Anadolu halkının göreneksel bilgelik şiarıdır...
İrticanın dibi yoktur!.. İslam Devleti'nin ılımlısı, yumuşağı, serti olmaz!.. Allah adına ahkâm kesmek bir devletin düzeninde ağır basmaya başladı mı, insan silinir gider... İnsanın yerini kim alır?.. Mürteci!.. İşin en kötü yanı, yüce Allah, Hazreti Peygamber, Kuranıkerim adına konuşan mürteci sürüsünün devlet düzeninde iktidarı ele geçirdikten sonra, gün geçtikçe azmasıdır... Bu takımdan biri, yolda yürüyen Bektaşi'nin ensesine okkalı bir tokat vurmuş... Baba hızla dönüp bakınca açıklamış: -Ne bakıyorsun Erenler, bu tokat Allah'tandı... Bektaşi: -İmanım, demiş, elbette öyledir; ama Allah'ın bu işi hangi pezevengin eliyle yaptırdığına bakıyorum...
ABD ve İngiltere son aylarda TSK'nin "siyasete müdahale etmesine" çok kızmışlar. Oysa 12 Eylül 1980 darbesi hem Washington hem de Londra tarafından alkışlarla karşılanmıştı. Çünkü yapanlar, "onların çocuklarıydı". Bugün mutıra verenler ise Washington ve Londra'nın hiç hoşlanmadığı şeyler söylüyorlar: -Çekiç Güç büyük hataydı; (ABD ve İngiltere Türkiye'yi kandırdı). -Irak'ın kuzeyinde Talabani, Barzani ve PKK'nin esas arkasındakini görelim (yani ABD, İngiltere ve İsrail'i; esas düşman onlar). -Türkiye'nin AB ile görüşmelerindeki çerçeve belgesi Türkiye'yi bölmeye yönelik maddeler içeriyor (AB bizi bölmek istiyor). Evet bugün bunları söyleyenler dünkülerden çok farklı.. "Onların çocukları değil"... Olaylara Türkiye'nin ulusal çıkarları açısından bakıyorlar; ABD, İngiltere ve İsrail'in maskesini düşüren şeyler söylüyorlar. Bunlar Cumhuriyet'in, Atatürkçü düşüncenin ve Lozan'ın yanında.
Tuhaf olan şu: Meclis toplantısının birkaç dakika öncesine kadar sürdürülen çekişmeler, tutum değişmeleri ve parti pazarlıkları sürüyor. Daha da vahimi, söz konusu aday, yedi yıl görev yapmış bir Cumhurbaşkanı'nın, 14 Nisan'da alanları dolduran milyonu aşkın bir halk kitlesinin ve yaşamsal sorumluluklar taşıyan bir Genelkurmay Başkanı'nın uyarılarına karşı dayatmacı bir 'meydan okuma'yla belirlenmiştir." Mümtaz Soysal
"Başbakan Erdoğan, çok tehlikeli sonuçları olacak siyasi bir kumar oynamıştır. Başbakan ve partisinin Cumhurbaşkanlığı makamını siyasi ve ideolojik misyon yeri olarak gördüğü bütün çıplaklığıyla anlaşılmıştır. Cumhurbaşkanlığını zapt edilecek son kale olarak gören bu zihniyetin, bu yüce makamı devletle hesaplaşma aracı olarak kullanmak istediği ortaya çıkmıştır." Devlet Bahçeli
SONUÇTAN ÇIKAN SONUÇ: "Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müridler, meczuplar memleketi olamaz." Mustafa Kemal Atatürk
Tandoğanda tan doğdu, tan yeri ağardı... Tandoğandan çıkarılacak çok ders var. Tandoğan bir gerçeği yüz binlerce kişinin ağzından haykırdı: Türkiyede AKP sorunu yoktur, AKPnin karşısına konacak hareket sorunu vardır. Anadolu, Ankaraya gelip haykırdı: Gövde hazır!
Soru: RTE kendi kendisini ya da saptadığı bir başka kişiyi Cumhurbaşkanlığına tek başına atasa bile o kişi Çankayada ne kadar oturabilir?.. Bu soru Türkiyenin varoluş sorunudur. *** Dilimizde bir deyiş var: -Biz bu yurdu sokakta bulmadık!.. Nerede bulduk?.. Milli Kurtuluş Savaşında!.. Bu vatanı parçalayıp bölmek isteyenler savaşı göze almalıdırlar... Gerekirse bu yolda İkinci Milli Kurtuluş Savaşı da verilir... Türkiyeyi içinden vurup çökerteceklerini, bölüp parçalayacaklarını, irticaya kurban edeceklerini sananlar takkelerini önlerine koyup düşünmelidirler...
Milletimizin hiçbir zaman bir partiye ve bir eğilime takılıp kaldığını görmedik. Halkımız, defalarca değişik siyasi eğilimleri iktidara taşıdı, beğenmeyince de indirmesini bildi. İktidarları halk belirlemeli ve değiştirmelidir. Bunun dışındaki yollar, bu ülkeye yarar getirmedi.
-Adnan Menderes çok hata yapıyor, demiş. Gazeteci de dayanamayıp sormuş: -Peki Paşam, siz hiç hata yapmadınız mı? -Çook, diye yanıtlamış Paşa. Sonra da gülümseyerek devam etmiş: -Ama ben aynı hatayı iki kere hiç yapmadım. Ali Sirmen
-"Türklüğü aşağılayanları cezalandıran 301'inci maddeyi Türk Ceza Yasası'ndan kaldırın!.." Ama Doğu Perinçek ne kimseyi aşağılamış ne de kimseye "Gözünün üstünde kaşın var" demiş; yalnız Ermeni soykırımını doğru olmadığını söylemişti; cezayı yedi... Avrupa "Ermeni soykırımı yoktur" diyeni cezalandırırken Türklüğü aşağılayanların bağışlanmasını istiyor... Sanırım Batı dünyasının çivisi çıktı... İlhan Selçuk
Dünü bugüne Bugünü yarına bağlayın!" Nazım Hikmet
Yaşam ise hazırlık son amaca." Dobromir Tonev
Kemalizm ve Atatürkçülük, Türk ulusunun özgür irade ve tam bağımsızlığına dayalı, aklın ve bilimin öncülüğünde çağdaşlaşmayı amaç edinmiş, toplumun refah ve mutluluğunu en üst düzeyde tutmaya yönelik; halk egemenliğine dayalı, demokratik, laik, çağdaş, cumhuriyet ilkelerinden ödün vermeden bir yönetim biçimini öngören dinamik yapısı ile bir düşün ve eylem bütünüdür.
Benim öğretmekte olduğumu sandılar. Ben de öğretiyorum sandım. Öğreniyordum.
Her Türk gibi ben de her gram Türk toprağının Türklere ait olduğundan kuşku duymam. Vücudumdaki bütün kanı bu bir gram Türk toprağı için dökmeye hazırım...
Vücudundaki bütün kanı bir gram Türk toprağı için dökmeye hazır olduğunu söyleyen Nazım'a iki metrekare Türk toprağını çok görmemeli...
Efendiler, Avrupa'nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlanmıştır. Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre uygun yapmak, yürümek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Halbuki hangi istiklal vardır ki ecnebilerin nasihatlariyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir. Temel ilke, Türk ulusunun şerefli yaşamasıdır. Bu, ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve gönençli olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık önünde uşaklıktan öte bir gözle görülemez. Yabancı bir devletin güdümüne girmeyi istemek, yoksunluğu, güçsüzlüğü, uyuşukluğu benimsemekten başka bir şey değildir... Oysa Türk'ün onuru ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus, tutsak yaşamaktansa yok olsun, daha iyidir. Öyleyse ya bağımsızlık ya ölüm.
Bir çocuk, sürekli eleştirilmişse, kınamayı ve ayıplamayı; kin ortamında büyümüşse, kavga etmeyi; alay edilip aşağılanmışsa, sıkılıp utanmayı; sürekli utanç duygusuyla eğitilmişse, kendini suçlamayı; hoşgörüyle yetiştirilmişse, sabırlı olmayı; desteklenip yüreklendirilmişse, kendine güven duymayı; övülmüş ve beğenilmişse, takdir etmeyi; hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse, adil olmayı; güven ortamı içinde yetişmişse, inançlı olmayı; kabul ve onay görmüşse, kendini sevmeyi; aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse, bu dünyada mutlu olmayı öğrenir. Çeviri: Doğan Cüceloğlu
İman etmediğiniz sürece cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmediğiniz sürece de iman etmiş sayılmazsınız.
MHP milliyetçiliği dün "Türk-İslam sentezi"nde dincilerle birleşerek Amerikan emperyalizmine yandaş sayıldığı için gericiydi; içerde ilericilerle çatışmayı sürdürüyordu... Bugün durum ne? Dinci devlete karşı çıktığı ölçüde ve emperyalizme direnişi oranında MHP'nin milliyetçiliği ilericiliğe hizmet edecektir.
AB ile onur kırıcı bir müzakereye niçin rıza gösteriyor, bu zillete katlanıyoruz, bunu anlayabilmiş değilim. AB'nin yetkili organları, sözcüleri sürekli olarak Türkiye'yi eleştiri sınırlarını aşarak aşağılıyor, Türkiye'yi içlerine almadan dışlayarak yönlendirmeye çalışıyor, hatta yönetiyor, ödünler alıyor, ödünlere doymayarak her defasında yeni ödünler istiyor, yeni koşullar ileri sürüyor, Romanya ile Bulgaristan'dan sonra AB'nin genişleme sürecinin sona ereceği açıkça ifade ediliyor...
"Softaların en tehlikeli olduğu devirler, devlet işlerine karıştıkları, devleti idare edenleri baskı altında tutabildikleri yıllar olmuştur. O zamanlar yobazlar birer milli kahraman gibi ortaya çıkıp çalım satmaya başlarlar; sözde yayın organlarıyla etrafa zehir saçarlar; gerçek aydınları sindirirler. Bu yüzden gerilik şahlanır, devrimlerin başını yemeğe başlar. Gerçek aydınların böyle devirlerde sıkı durmaları, softadan daha cesur olmaları, yiğitçe davranmaları gerekir.
En güzel anlatım, Kenya Devlet Başkanı Jamo Kenyatta'nındır: "Beyazlar geldiğinde onların elinde İncil, bizimse topraklarımız vardı. Zamanla bize gözlerimizi kapatıp dua etmesini öğrettiler. Bir süre sonra gözlerimizi açtığımızda gördük ki; İncil bizim elimizdeydi, topraklarımızsa beyazların olmuştu."
90'lı yaşlarını süren Muazzez İlmiye Çığ, yargılanacakmış. Bilimsel çalışmalarında ortaya koyduğu gerçekler nedeniyle!.. Tıpkı ortaçağ Avrupası'nda olduğu gibi! Bilindiği gibi ortaçağda kilise, önemli bilimsel buluşlara imza atan bilim adamlarını yargılıyor, cezalandırıyor, hatta aforoz ediyordu. Çünkü ortaya koydukları bilimsel bulgular onların dini inançlarına uymuyordu. Böylece o inançlarla insanları sömürmeleri tehlikeye düşüyor, saltanatlarının zarara uğrama olasılığı doğuyordu.
Günümüzde ramazan geldi mi, yobaz ve softalar bu mübarek ayı bir baskı dönemine dönüştürmek istiyorlar... Oysa Müslümanlığın güzelliği, hoşgörüyü yücelttiği zaman ortaya çıkar... Ramazan geldi... Hoş geldi...
Üniversiteyi yönetmede tek bir kriter olmalı: Bilimsellik...
"Savaş istiyoruz" En önce vuruldu Bunu yazan
Sokrates "Bir şeyleri değiştirmek isteyen insan önce kendinden başlamalı" demiş. Bizi değiştirecek yol zor olan yoldur. Zora talip olan, değişime kolaylıkla ulaşır.
Tuğrul Bey ve Alparsaln'la başlayan, Fatih Sultan Mehmet'le gelişen laikleşme süreci, Atatürk'le noktalandı ve Türklerin İslama evrensel katkısı olarak dünya tarihindeki yerini aldı. Tarihleri anımsayalım: Tuğrul Bey adına hutbenin okunması 1055, Malazgirt 1071, İstanbul'un fethi 1453, Cumhuriyet'in ilanı 1923'tür. Yani Anadolu toprağında yaklaşık 1000 yıllık bir evrim süreci söz konusudur. Türkiye'de laiklikten geri dönüş olanaksızdır. Bin yıllık bir gelişmeyi kim tersine çevirebilir ki? Tarih boyunca, toplumları gidebileceklerinden daha geriye götürmeye çalışanlar hep var olmuştur. Ne yazık ki tarihin sayfaları, bu geçmişi özleyenlerin ve toplumları bu özlemleri doğrultusunda "zorlayanları" yarattığı kanlı sayfalar ve facialarla doludur.
Şarlatanların yazdığı kitapların en çok satanlar listelerine girdiği, tarihsel gerçekleri ve toplumsal süreçleri kendi saplantıları doğrultusunda eğip bükenler ile cahil ve sahte politikacıların el ele verip bizi tarihten ve toplumsal gerçeklerden kopardığı bir dönem yaşıyoruz.
Tarikat ve cemaatlerin toplum modelini oluşturdukları hiçbir ülkede çağdaş demokrasi kurulamaz... Ne kadar seçim yapılırsa yapılsın nafiledir... Demokrasi insan, bireyi yurttaş rejimidir... "Kul" ya da "mümin" rejimi değildir...
Türkiye'de koltuğa oturmak için Müslümanlık taslayanlar, kutsal İslama en büyük saygısızlığı sürdüren üçkağıtçılardır.
...Ülkemizde yaşanan tıbbi terminoloji kargaşası önemli bir dil sorunudur.Bu kargaşa tıbbın evrensel dilinin Latince ağırlıklı olmasıyla çoğu kez ilgisizdir. Örneğin, "sağlık kontrolü" yerine "check up", "bebek" yerine "infant", "şişmanlık" yerine "obezite", "kalıtsal" yerine "herediter", "birincil" yerine "primer" sözcüklerini kullanmak genellikle yeğlenir. Haddimi aşmak veya kendimi dışında tutmak istemem, ancak bu yabancı sözcük kullanma isteğinin bir tür "üstünlük duydusu" yaratma ile ilgili olabileceği kanısındayım. Daha da kötüsü, bu garip terminolojiyi kullananın giderek Türkçe'ye, Türk insanına ve Türkiye'ye yabancılaştırılabileceğini düşünüyorum.
Türkiye Devleti, laik, demokratik bir Cumhuriyet'tir. Laikliği çeşitli biçimlerde yorumlayarak, içini boşaltıp demokrasiyi, dolayısıyla devlet rejimini yıkmaya kimsenin gücü yetmeyecektir. Türkiye Cumhuriyeti, yöneltilen tehditler ve saldırılar karşısında kendisini koruyacak kurum ve kuruluşları ile dimdik ayaktadır ve sonsuza kadar da öyle kalacaktır. Bundan kimse kuşku duymamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti, laik ve demokratik ilkelere bağlı kalarak, sağduyulu yaklaşımlarla, ülkeyi karanlığa sürüklemek isteyenlere hak ettikleri yanıtı verecektir. Aydınlık Türkiye'yi kimse yolundan döndüremeyecektir. Cumhuriyet'in temel değerlerine ve anayasal ilkelere inanmayanların, aydınlanmayı ve çağdaşlaşmayı içine sindiremeyenlerin, ülkenin geleceğine ilişkin art niyet besleyenlerin, laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti'ne ve kurumlarına yönelik saldırıları, ulusumuzu ve devletimizi yıldıramayacaktır. Türkiye, Cumhuriyet'in değiştirilemez niteliklerinin, 83 yılda elde ettiği kazanımlarının ve temel kurumlarının korunması ve yaşatılması konusunda bir an bile duraksamayacaktır. Çağdaşlığın ve ilericiliğin savunucusu Türk gençliği, bu konudaki en büyük güvencemizdir.
Danıştay'a silahlı saldırıyı lanetleyen gazetelerde dün yazılanlara, başlıklara bakınca Necati Cumalı'nın bir şiirinin ilk dizesi aklıma takıldı: ".....Günaydın tavuklar horozlar!"
Şeriatçı bir gazetenin somut ve açıkça hedef gösterdiği Danıştay'a ve yüksek yargıçlara düzenlenen suikast, laik Türkiye Cumhuriyeti'nin tüm boyutlarıyla tehlike ve tehdit altında bulunduğunu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak bir kesinlikle ortaya koymuştur.
Kuvvetten kuvvetlidir: Zaman ve sabır.
Fes, Cumhuriyet devrimiyle birlikte kaldırılınca erkek tesettürü tarihe karıştı; kadın tesettürü de erkek egemenliğinin günümüzdeki dışavurumundan başka bir şey değil... Zavallı kadınlarımız...
Ilımlı İslam Devleti Modeli'ni yemeyen 'Devlet' ile ABD'ye dayanıp ülkeyi dini rejime bağlamak isteyen 'Hükümet' neredeyse birbirine düşman!.. Dincilerle laikler kıyasıya çatışıyorlar... Halk şimdilik şaşkın. Ama 'Hükümet' Irak'ta Amerika'nın istediğini yerine getiremediği gibi İran konusunda da getiremeyecek; çünkü bu işin altına yatarsa bir daha kalkamaz. Peki, bu işin çıkışı ne?.. Amerika Türkiye'de iki kırmızı çizgiye saygı gösterecek: Bir: Laik Cumhuriyet!.. İki: Bölünmezlik!.. PKK'yı elinde koz gibi tutan ve Ilımlı İslam Rejimini (o her neyse?) destekleyen bir Amerika'ya Ortadoğu'da Türkiye'den hayır yoktur!..
"Son zamanlarda ülkenin belirli bölgelerinde odaklanan ve büyük kentleri de hedef alan ayrılıkçı terör hareketi, Atatürk'ün Anadolu halkına aşıladığı birlik ve dayanışma ruhunu yok etmeyi hedeflemektedir." "Türk üniversiteleri olarak bize düşen görev, sahip olduğumuz genç, aydınlık ve dinamik insan gücümüz ile 'Yurtta barış, dünyada barış' ilkesi doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni daima korumak ve ileriye taşımaktır. Bu kutsal görevimize sonsuza dek sahip çıkıyor, bu yoldaki kararlılığımızı kamuoyuna bir kez daha ilan ediyoruz."
2000'li yılların başında Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu büyük sorunların temelinde "Batı ile ilişkilerin anormalleşmesi" yatmaktadır: 1. Meclis ve hükümetler, gerekli önlemleri alacak iradeye sahip değiller. Çünkü sorun sadece bazı kanunları değiştirip yetkileri arttırma sorunu olmaktan çıkmıştır. 2. Sorun, ABD ve AB'nin Kürdistan projeleri ile ilgilidir. Dünyanın bu en kritik bölgesinde batı, Yugoslavya'da olduğu gibi sınırları değiştirip mutlak bir denetim sağlamak istiyor. Bunu "Kürdistan aracılığı ile" yapıyorlar. 3. Kuzey Irak'taki kukla devlet, Iraklı Araplar ve Türkler, Suriye, İran ve Türkiye'ye karşı ABD ve İngiltere tarafından oluşturuldu. AB de bunu destekliyor.
Kürt yurttaşlarımız Türkiye'nin her yerinde tüm yurttaşlarımızla öylesine iç içe geçmiş, öylesine kaynaşmıştır ki bütünüyle Türkiye'yi mahvetmeden Özerk bir Kürdistan kurmaya olanak yoktur.
Laik Türkiye Cumhuriyeti elden gitti gidiyor... Deniyor ki: -Dinci koalisyonun karşısında alternatif bir "Ulusal koalisyon" oluşturulamaz mı? Kolay değil... Dinci koalisyondaki şeyhler, hocaefendiler, politikayı ve stratejiyi laik kesimdekilerden çok daha iyi biliyorlar; amaçta birleşebiliyorlar. Laik kesimde ise burnunun ucunu göremeyen takımı ya da tayfası, en yakınındakilere saldırmayı bireysel doyum için bir marifet sayıyor...
Çağımızda doğa bilimleriyle teknoloji arasındaki sınırlar sürekli biçimde yer değiştirmekte, farklı disiplinler arasındaki çizgiler ise giderek silikleşmekte. Oysa üniversite eğitimimiz hâlâ disiplinleri temel almakta. Gerçek dünyanın gerçek problemleriyse matematik, fizik, biyoloji, tarih, psikoloji gibi birbirlerinden çoğu üniversitemizde olduğu gibi kesin çizgilerle ayrılmazlar. Üniversitelerde neyi, neden ve nasıl öğretmeye çalıştığımızı yeni baştan ele alıp irdelememizde çok büyük yarar var. Vermekte olduğu eğitimi sorgulamak üniversitenin sürekli bir uğraşı olmalı. Üniversiteyi hayatın belli bir döneminde devam edilip alınan eğitimin sonunda salt bir meslek kazanılır yer olarak algılamak, içinde yaşadığımız çağın gerçekleriyle artık bağdaşmaz hale geldi.
Bölüm ve okul sınırlarının öğrenciler için saydam hale getirilmesi, onları öğrenimleri sırasında yeni fikir ve fırsatları değerlendirmeye özendiriyor. Ve bu süreç içinde öğrenciler çeşitli disiplinlerden bilgi edinerek, daha geniş bir bakış açısına ve anlayışa sahip oluyor.
Newsweek
Konfiçyus
TV ve gazetelere bakıyorum. Güneydoğu yanıyor adeta! Kimileri üzülüyor, kimileri avucunu ovuşturuyor. Ne oluyoruz? Derin bir nefes alın geçmişten birazcık ders çıkarın. Diyalog geliştirin. Birbirimizi dinlemek yerine herkes kendi şikayetlerini bağırıp duruyor. Sağırlar diyaloğu yönetim ilkesi haline gelmiş. Suçlu arıyoruz. Sorun nedir, nasıl çözülür yerine suçlu aramak temel düstur haline geldi. ...Mühürlü Süleymanlara bağırıyorum; birazcık düşünün... Doğrusu şöyledir: Açık, şeffaf, katılımcı yönetim. Temsili demokrası. İlaç budur. Kürsdü hakkı tanınmadan bu cayırtı bitmez. Bu kavganın bitmesini istiyorsanız seçim sistemini değiştirin. 70 milyon insanımız var. 500 bin nüfus bir milletvekili çıkarsın. 140 etkin vekil, kıblesi lider değil halk. İlk turda yüzde 50 artı bir oyla mebus seçilsin. Seçilemeyen bölgelerde ilk ikiye kalan tekrar seçime gitsin. Kim seçilirse seçilsin. Adaletli seçimden kim çıkarsa razı olalım. Uyduruk gerekçeler var. "Ağalar, şeyhler seçilir" diye. 500 bin nüfuslu ağa, şeyh varsa o da seçilsin. Sanki şimdi 'ağa', 'şeyh' seçilmiyor mu? 5 bin oyla seçilen bir yığın abuk sabuk adam yerine, gerçek temsili öneriyorum. Bürokratik parlamentarizm yerine sahici parlamento kuralım.
Kabadayı ile külhanbeyi..... Çoğu kişi ikisi arasındaki farkı yeterince değerlendiremez; oysa yattıkları yer ile içtikleri su bile ayrıdır... Kabadayı mahallede barınır... Külhanbeyi hamamda yatar kalkar... Birincisi edeplidir... İkincisi edepsiz... Osmanlı yaşamında ikisinin de yeri, raconu ve töresi vardı... Kabadayı ağırbaşlıydı... Mahalle sakinlerinin sorunlarını çözümlerdi; kadınları kızları korur, gençlerin kötü alışkanlıklarına karşı çıkardı; silah taşımazdı... Külhanbeyi zoru görünce çamura yatan... Zayıfı ezmeye kalkışan... Kabadayı geçinen... Ama kabadayı olamayan... Konuşması laubali... Densiz... Farfara... Gürültücü, patırtıcı, ama kalıbının kıyafetinin adamı olmayan kişiydi...
Öz Diyarbakır firmasına ait otobüs, geçen pazar günü, 32 yolcusuyla birlikte Hatay'a gitmekteyken Şeytan Deresi mevkiinde yolun tıkanması dolayısıyla durur. Kısa sürede de, ardında onlarca araç birikir. Saat 01.00'dir. Biraz sonra, Ahmet Topdemir'in yönetimindeki otobüsün üstüne çığ düşer ve araç yoldan 20 metre öteye, dereye sürüklenir. Sonrasını Ahmet Topdemir'den dinleyelim: "Önce birden büyük bir gürültü geldi. Sonra otobüsün camları patladı ve aracın üzerine gelen çığ bizleri sürükleyerek 20 metre öteye fırlattı. Muavin olan yeğenim, beni karın altından çıkardı. Kendime geldiğimde kafamın kırılmış olduğunu fark ettim. Yola tırmanarak bizi seyreden diğer araçların şöfor ve yolcularından yardım istedim. Birileri yardım etmek istedi, ancak bir kişinin 'bir çığ daha geliyor' demesiyle hepsi araçlarına bindi ve bizi seyretti. Otobüsten yaralı olarak kurtulanlar eksi 12 derecede donmamak için diğer araçlara binmek istedi, ancak araçtakiler engel oldu. O an insanlığımdan utandım. Yanıma bir yolcuyu daha alarak kanlar içinde konvoyun sonuna doğru gittik ve en sondaki araçtan, Bitlis'ten yardım getirmek için yardımcı olmalarını istedim. Ama konvoyun sonundaki iki araçta bulunanlar da yardım taleplerimizi reddederek araçlarının camlarını kapamayı tercih etti." Dikkat buyurunuz! Olay, Türkiye'nin en yoksul, dayanışmaya en muhtaç bölgesinde meydana geliyor. İnsanlar çaresizlik içinde soğuktan donarak ölürlerken onlarca kişi, oturdukları yerden bunu seyrediyor. Eskiden düşünülmesi bile olanaksız bir durum. Demek ki, Türkiye hızla değişirken bütün geleneksel değerlerinden de uzaklaşmakta, yeni davranış biçimleri edinmektedir insanlarımız.
İkinci Mahmut 1829'da fesi serpuş olarak benimseyince halkça 'Saçlı Şeyh' diye anılan bir şeriatçı hoca Galata Köprüsü üstünde padişahın atının dizginini yakalamış: "-Gâvur Padişah" diye bağırmış "bu saygısızlığın hesabını Allah senden soracak!.. İslamlığı yıkıyorsun, peygamberin lanetini hepimizin üstüne çekiyorsun!.." (M.Kemal ve Uyanan Doğu-Paul Gentizon, Bilgi Yayınevi) İkinci Mahmut yolundan dönmedi, kavuğu kaldırdı, fesi getirdi; bu yeni serpuşu giyenler de daha sonra Atatürk'ün şapka devrimine uyanlar da 'gâvur' olmadılar; Müslümanlık sürüyor... Bir gün gelecek bugün başını örten hanımların türban öyküleri de İkinci Mahmut'un fes devrimi gibi anlatılacak... İnsanlık halleri bunlar... Garip.. Mizahi.. Gülünç.. Yaşarken olayın mizahını anlayabilmek ise elbette bir gelişmişlik göstergesidir.
Türban olayının kesiti şu: Davalı: Türkiye Cumhuriyeti Devleti Davacı: Türban takmakta ısrar ettiği için okuldan atılan bir öğrenci. AKP hükümeti kimin kaybetmesini istiyor? Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Başka yorum yok!
Hablemitoğlu'nun gözüne giren kurşun, toplumu kör etmeye yönelik... Unutmayalım; bir ulus; terörü, sinip evine ve içine kapanınca değil, tüm toplum olarak karşı çıkınca yenebilir.
|